Metinlerarası / Göstergelerarası Bir Senfonik Anlatı: 19’Dan Çok Önce 23’Ten Sonsuza

Prof. Dr. Özge ÖZTEKİN

“Yaratı, düşle başlar. Kurmak düşlemenin ardılıdır.”
Boğaçhan Sözmen

Metinlerarasılık/göstergelerarasılık, yazınsal bağlamda sahip olduğu verileri sanatın diğer dallarına sözgelimi tiyatro ve müziğe içkin estetik birer özellik olarak kullanabilir mi?

Sanat alanları arasındaki disiplinlerarası ilişkileri görme biçimlerinden biri -içeriğin algılanma şekli açısından- çok sayıda sanatsal biçimin önceden söylenmiş/yazılmış/gösterilmiş olandan yola çıktığını fark etmektir. Klasik, modern, postmodern her sanat eseri; sahip olduğu evrensel değişmezler, çizgiselliği kıran çoğul anlam aralıkları, ayrışık unsurların yan yanalığı ve söylemlerin iç içeliğiyle çoksesli bir özellik gösterir. Açık ya da kapalı olarak başka eserlerle etkileşime girer. Alıntı, gönderme, anıştırma palempsest, kolaj, yenidenyazma/yenidenüretme, biçemsel dönüşüm (çeviri, indirgeme, genişletme, kipseldönüşüm) vb. alışveriş yöntemleriyle metinlerarası/göstergelerarası ilişkiler kurar.

Bu bağlamda, metinlerarası/göstergelerarası yeni anlam alanları yaratan bir gösteri ile buluştu Ankara. 1919’da başlayan Milli Mücadele’nin 100. onur yılına ithafen ilk seslendirilişi 15 Şubat 2019’da yapılan, iki perdelik bir müzikli anlatı: 19’dan Çok Önce 23’ten Sonsuza. Sanatın çoksesli ışığıyla izleyenleri/dinleyenleri aydınlatırken, çokkatmanlı senfonik bir destan olarak içeriğine dair sunduklarıyla da R. Barthes’ın ‘başka yapıtların sözünün içinden geçmiş’ tespitini anımsatıyor. Sahneden verilen tarihsel bilgilerin üslubu, izleyicinin algısında farklılık yaratacak boyutta. Geçmişten gelen bütün kalıp bilgileri sanatın diliyle dönüştürüp özgür düşüncenin ufkunda yeniliyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün olağanüstü öngörüsüyle çok genç yaşlarında henüz daha askeri öğrenci iken tasarladığı Cumhuriyet düşünü 1919’dan itibaren -tüm güçlüklere karşılık- nasıl eyleme geçirdiği ve bu düşün ardılı olarak 1923’te -idealini somut olarak var edip- Cumhuriyet’i nasıl kurduğu anlatılarak, bize armağan ettiği bu Cumhuriyet’i koruyup sonsuza taşımamız gerektiği dramatik ve müzikal bir dille ortaya konuyor. Kurtuluş ve Kuruluş öyküsünün zamanlarüstü harekete geçirici gücü, tarihsel referanslarla güncellenerek yeni bir estetik biçime dönüştürülüyor. Birbirini tamamlayan anlatı ve müzik metinleri sadece bir ülkenin hangi zorluklar içinde nasıl kurulduğunu değil, çağının çok ilerisinde bir insanın aklı ön planda tutan olağanüstü öyküsünü de anlatıyor. Ortak toplumsal belleğe yapılan göndermelerle tarih yaşamın içinden gelen bir aktarım öğesi oluyor. Türlerarası (anlatı+müzik) bir geçişkenlikle yeni bir bağlamda yenidenyazılan özel bir söylem biçimi karşılıyor bizi: Sahneye konmadan önce bir yaratı olarak düşlenmiş, üzerinde çalışılarak uzun bir hazırlık dönemi geçirmiş ve nihayetinde somut olarak kurulmuş. Prömiyerin coşkulu ruhundaki canlılık insana bunu hissettiriyor. İzleyicide bıraktığı etkinin gerçekliği, yine gerçek duygularla çıkıyor ortaya. Neşeden de hüzünden de buğulanıyor gözleriniz. Ne sahnedekilerin ne seyircilerin heyecanı sözcüklere dökülebilir. Karşılıklı olarak bu duygulanımı yakalayabilmek ise son derece değerli. Atatürk’ü anlamak, Cumhuriyet ile bağ kurmak, laik sistemin kazanımlarını algılamak ve daha ötesine geçmek ancak böyle bir farkındalıkla mümkün. 7’den 77’ye herkesin -özellikle gençlerin- izlemesi, düşünmesi, üzerinde konuşması gerek!

Anlatı metni, Devlet Tiyatrosu sanatçısı ve müzisyen Boğaçhan Sözmen’e ait. Kurgudaki akıcılık dikkat çekici. Metinlerarası/göstergelerarası bir izleyici için, yazarın çok yönlü ve eleştirel bakış açısıyla özellikle Cumhuriyet tarihi üzerine yoğunlaştığı çoğul merakını anlatının çokkatmanlı dokusundan izlemek mümkün. Atatürk’ün kaleme aldığı Nutuk başta olmak üzere tarih devrim tarihi şiir roman anı türünde pek çok farklı belgeyi okuyarak elde ettiği nesnel bilgilere, anlatı metninde sayısız alıntı anıştırma gönderme yapmış. Bu yönüyle, farklı açılardan kritik edilmiş bir duruş sergiliyor metin. Tarihsel izleğin yinelenerek dönüşümü, yazarın anlatıyı kendi biçeminde yenidenyazdığını imliyor. Yararlandığı her kaynağı kendi akıl süzgecinden geçirerek yeniden yorumlayan (ki her yorum metinlerarası bir düşünceyi kapsar) Sözmen, böylece birer gösterge konumundaki tarihi unsurları yeni bir bağlamda kullanıma sokarak söylemlerarası canlı bir devingenlik yakalıyor. Aynı ama başka! Ortaya çıkan ürün artık ‘yeni’ bir metin. Dolayısıyla bu da metni yeni keşiflere açık bir hale getiriyor. Metinlerarası atıflar, bazı motiflerin -G. Deleuze’un deyişiyle- ‘tekrar ve fark’ dinamiğiyle türler arasında yenidenyazılması, gelenek&süreklilik&dönüşüm bağlamında -U. Eco’nun tabiriyle- bir ‘açık yapıt’ ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor bize. Anlatı metnindeki anlamın metin dışı unsurlarla desteklenmesi, izleyicinin de metinlerarası/göstergelerarası katılımına olanak sağlayan yeni bir anlam yaratıyor. İzlerken akla Namık Kemal de geliyor, Nâzım Hikmet de, Attila İlhan da, Turgut Özakman da, Falih Rıfkı Atay da, İsmet İnönü de, Şevket Süreyya Aydemir de, Ali Naci Karacan da, Hüsrev Gerede de, Uğur Mumcu da, Alptekin Müderrisoğlu da. Anlatıdaki izlerin peşine düşen seyirci özne, kültürel birikimi ve belleğinde uyanan çağrışımlarla olduğu kadar yazar öznenin yazınsal üslubuna yakınlığıyla da sonsuz metinler alanında sürükleyici bir yolculuğa çıkıyor. Yazar&anlatıcı&solist kimliği ile Sözmen; geleneksel meddahlığı modern tiyatronun çağdaş değerleri üzerinden yenidenüreterek, sesletimi vurgu ve tonlamaları bedeni ve mimikleri ile bu yolculuğun işaret fişeğini yakıyor.

Müzik ve düzenlemeler, senfonik orkestrayı da yöneten şef Musa Göçmen’e ait. Orkestradaki her enstrüman, anlamlı birer göstergeler dizgesi olan müziğin cümleleriyle anlatıyor insanüstü Kuruluş ve Kurtuluş mücadelesini. Bu yolla müzik de gösteren ve gösterilen bakımından çoğullaşıyor. Anlatı metni ile alışverişe girerek göstergelerarası görüngünün varlığını işaret ediyor. Böylece estetik işlevinin ötesinde anlatısal bir işlev de yükleniyor. Diğer taraftan, müzik metinlerinin kendi içlerindeki alışveriş de müziklerarası olguların alıntı gönderme yansılama ve yenidenicra yoluyla gerçekleştiğini gösteriyor. Özellikle alıntılar, sözgelimi Atatürk’ün sevdiği şarkılara yer verilmesi, müziksel bağlamda bir saygı ifadesi. Kendi bağlamlarında önceden belirlenmiş işlevlerinin yanı sıra, yeni bağlamda yinelenen bir kesit olarak da bütünün anlamına katkı sağlıyorlar. Bu noktada, Göçmen’in çoksesli müzik anlayışındaki ince eklektik oluşumlar ve söylemsel çeşitlilik göze çarpıyor. Kendi topraklarından aldığı kültürel özü evrensel bir dille sentezleyerek geleceğe taşıyor. Yerel olanı evrenselin alanına taşıyarak, sahip olduğu özgün bilgiyi kalıcı bir değer haline getiriyor. Bestelediği müzikler pek çok tarzı içinde barındırıyor. Orkestrasyon (orkestraya uyarlama) ve yeniden-orkestrasyonlar (düzenlemeler) ile senfonik destan formu içerisinde öykünün müzikal duygusunu özgün tınılarla aktarırken, belleğimizdeki bazı dönemsel müzikleri de yepyeni dokunuşlarla yeniden yaratıyor. Ara bağlantılarda öykünün gidişine ve atmosferine uygun olarak hareket ederken, anlatı ve müziği ortak bir töz yapıyor. Kalplerimize dokunan, ritm duygumuza hitap eden özgün bestelerle birlikte gayet iyi bildiğimiz dönem şarkıları ve türkülerinin çoksesli müziğe uygun yeni düzenlemelerinin olması, dinleyicilere heyecan veren müziklerarası etkileşim ve aktarımları mümkün kılıyor. Şarkı ve türkünün tarihten gelen formu, çağdaş bir anlatıma dönüşerek çoksesli bir senfoni orkestrasında yeniden hayat buluyor. Böylece müzik de, her yeniden gerçekleştirmede bir dizi dönüşümün kaçınılmaz olduğu ortak bir alan haline geliyor.

Atatürk’ün aklıyla düşlediği ve gerçekleşmesi için var gücüyle emek verdiği yüce eseri Cumhuriyet’e yürekten bir teşekkür sunan bu müzikli anlatı, içeriğindeki anlam yoğunluğuna teknik olarak yenidenüretme işlemini de katarak daha önce söylenenleri-yazılanları kendi üstmetninde yenidenbiçimlendiriyor. Böylece sanatsal biçim, toplumun ortak değerlerinin söylemi durumuna geliyor. İçinde yaşadığımız toplumsal-tarihsel bağlamda yeniden yorumlanarak yeni bir anlamla donatılırken, kadim bilgiler bir kez daha yeniden çağdaşlaşıyor. İndirgeme ve özetleme gibi teknikler yanında temel izleklerin yinelenmesi de, tarihin dramatik vurgularla müziğe uyarlandığı bir kipseldönüşüm süreci başlatıyor. Esere kaynaklık eden tarihsel referanslar senfonik gösteri bağlamında çokkatmanlı ve çoksesli dönüştürülürken, tekrarlanarak gelen pek çok unsurun da farklılaşarak şimdiki zaman ve yerde yeniden canlandığı görülüyor. Görme biçiminize göre sonsuz sayıda ve hep yeniden. Böylece bir yandan öykünün dilinde yenidenyazma/yenidenüretim ile, diğer yandan müziğin dilinde yenidenicra/yenidenüretim ile türsel yenidenbiçimlendirme meydana getirilerek geçmişle şimdi arasında yeni bir bağ kurma yolu açılıyor. Kendinizi bu müzikli tarihin toplumsal aydınlanmaya uzanan duyarlılığına, estetik ve düşünsel ışığına bırakın; asıl öze yoğunlaşacak ve ileriye doğru yol alırken bir kez daha “iyi ki sanat var” diyeceksiniz.

Ekip ruhunun vazgeçilmez koşulu olarak, sözün ardındakileri gören bakışlarıyla birbirlerini iyi senkronize eden ve bunu yaparken kendi çoğul birikimlerindeki derinliği de imleyen uyumlarıyla Boğaçhan Sözmen ve Musa Göçmen’i bir kez daha kutluyorum. Muhteşem performanslarıyla orkestra üyelerini tebrik ediyorum. Herkesin öyle büyük emeği var ki, tam da 100. yıla yakışır bir farkındalıkta. Alkışları bol olsun…